SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMEDEN DOĞAN BORÇLAR
I. TANIM VE UNSURLARI
Sebepsiz zenginleşme (BK m. 61 vd.), bir kişinin malvarlığında haklı bir sebep olmaksızın bir diğer kişinin malvarlığı aleyhine meydana gelen zenginleşmedir (çoğalmadır).
Sebepsiz zenginleşme dolayısıyla bir iade (geri verme) borcunun doğabilmesi için, dört unsurun varlığı gerekir:
- Zenginleşme: Sebepsiz zenginleşme davasının açılabilmesinin ilk şartı, bir kimsenin malvarlığında bir çoğalmanın (zenginleşmenin) meydana gelmesidir.
- Fakirleşme: Bir kimsenin malvarlığında haklı bir sebep olmaksızın meydana gelen zenginleşme, bir başkasının malvarlığı aleyhine gerçekleşmiş olmalıdır. Yani bir kimse zenginleşirken, bir başkasının malvarlığı fakirleşmiş olmalıdır (fiilen azalma veya zenginleşmenin önlenmesi tarzında).
- Nedensellik bağı: Sebepsiz zenginleşme davasının şartlarından biri de, zenginleşme ile fakirleşme arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Yani bir kimsenin malvarlığındaki fakirleşme, bir diğer şahsın malvarlığındaki zenginleşmeden kaynaklanmalıdır.
- Haklı bir sebebin bulunmaması: Sebepsiz zenginleşmenin söz konusu olabilmesi için zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmaması gerekir.
Borçlar Kanunumuz zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmadığı durumlara örnek olarak şunları saymaktadır:
a)Hukuki sebep geçerli değilse yahut borç olmayan şey ödenmişse;
b)Hukuki sebep gerçekleşmemişse;
c)Hukuki sebep sonradan ortadan kalkmışsa.
II. HÜKÜMLERİ
Sebepsiz zenginleşmeden doğan borç, iade (geri verme) borcudur (BK m.61). Sebepsiz zenginleşme davası, şahsi nitelikte bir davadır. Davanın (yani geri verme borcunun) konusu, haklı bir sebep olmaksızın malvarlığına giren şeyin iadesidir. Zenginleşme konusu tüketilmiş veya aynen iadesi mümkün değilse, iadenin konusu zenginleşmenin nakdi karşılığıdır. Fakat iade borcunun kapsamı, zenginleşme miktarını aşamaz. Zenginleşen kötüniyetli ise, zenginleşmenin tümünü iade etmek zorundadır. İyiniyetliyse iade borcu, geri verme zamanındaki zenginleşme miktarıyla sınırlıdır (BK m. 63).
Sebepsiz zenginleşme davası, bir ve on yıllık zamanaşımı sürelerine tabidir ( m. 66).
BORCUN İFASI
I. KAVRAM
İfa, borç ilişkisinin konusu olan edimin borçlu tarafından alacaklıya karşı yerine getirilmesi ve böylece borcun (dolayısıyla, borç ilişkisinin) sona erdirilmesidir. BK m.67’deki yedek kurala göre, borcun bizzat borçlu tarafından ifasında alacaklının menfaati bulunmadıkça, borçlu, borcunu şahsen yerine getirmek zorunda değildir. Demek ki, borçlunun borcunu şahsen ifası, alacaklının bunda menfaatinin bulunduğu hallerde (örneğin bir ressamın bir tablo yapmayı, bir terzinin elbise dikmeyi, bir hastabakıcının hizmet sunmayı üstlendiği durumlarda) gerekli olacaktır. Ancak bu yedek kuralın aksi de kararlaştırılabilir.
Konusu para olan borcun nasıl ifa edileceği (ödeneceği) BK m.83’de düzenlenmiştir. Şöyle ki: “Konusu para olan borç, memleket (Türk) parası ile ödenir. Sözleşmede, ödeme yerinde kanuni rayici olmayan bir para öngörülmüş ve sözleşmenin
değiştirilmeden (harfiyen) yerine getirilmesi, aynen ödenecek kelimeleri veya buna denk (muadil) deyimlerle şart kılınmamış ise, borç, vade günündeki rayici üzerinden Türk parası olarak ödenebilir.
(3568 sayılı Yasa ile eklenen fıkra):Yabancı para borcunun vadesinde ödenmemesi halinde alacaklı, bu borcun, vade veya fiili
ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödenmesini isteyebilir”.
II. İFA YERİ
Taraflar aksini kararlaştırmamışlarsa, BK m. 73’deki yedek kurala göre:
- Para borçları, ödeme zamanında alacaklının ikametgâhının bulunduğu yerde ifa olunur (götürülecek borçlar),
- Parça borçları (yani belli bir şeyin teslimi borcu), sözleşme yapılırken o şeyin bulunduğu yerde ifa olunur.
- Diğer tüm borçlar, borcun doğumu zamanında borçlunun oturduğu yerde (borçlunun ikametgâhında) ifa olunur (aranacak borçlar).
III. İFA ZAMANI
İfa zamanı, alacaklının borçludan borcun ifasını isteyebileceği andır (muacceliyet anı). Alacaklı, muaccel olmamış (vadesi gelmemiş) bir borcun ifasını isteyemez. Kural olarak her borç doğduğu anda muaccel olur ve hemen ifası istenebilir (BK m.74).
Ancak borcun ifası, bir vadeye de bağlanmış olabilir. Bu vadenin kesin bir tarih olarak değil de hesap sonucu bulunacak bir tarih olarak belirlendiği (örneğin 15 gün sonra, 1 hafta ve 1 ay sonra) durumlarda, bu hesabın nasıl yapılacağı önem taşır. BK, bu konuda bazı yedek kurallar getirmiştir (BK m. 75-79):
- Ayın başı veya sonu tabirlerinden, ayın birinci ve sonuncu günleri (örneğin 31 Ocak, 28 Şubat) anlaşılır; ayın ortası tabirinden ise, ayın onbeşi anlaşılır.
- Süre gün olarak belirtilmişse: Borç, sözleşmenin yapıldığı gün sayılmamak şartıyla sürenin son günü muaccel olur; süre sekiz veya onbeş gün ise, bu süre bir veya iki hafta olarak değil, tamam sekiz veya onbeş gün olarak değerlendirilir.
- Süre hafta şeklinde belirlenmişse: Borç, son haftanın sözleşmenin yapıldığı güne ismen uyan gününde muaccel olur.
- Süre ay olarak belirlenmişse: Borç sözleşmenin yapıldığı gün ayın kaçıncı günü ise, son ayın buna uyan gününde muaccel olur; son ayda uyan gün yoksa, son ayın son günü muaccel olur.
- Pazar gününe veya kanunen tatil olan güne rastlayan vade, kendiliğinden bunu izleyen tatil olmayan ilk güne geçer.
- Borç, vade gününde mesai saatleri içinde ifa edilmelidir.
ALACAKLININ TEMERRÜDÜ
I. KAVRAM VE ŞARTLAR
Alacaklı temerrüdü (alacaklının direnimi), alacaklının, haklı bir neden olmaksızın borçlunun edimini reddetmesidir. Bu tanımdan anlaşıldığı gibi, alacaklı temerrüdünün meydana gelmesi için, ifa borçlu tarafından alacaklıya usulüne uygun olarak teklif edilmiş
olmalı ve alacaklı bu teklifi haklı bir neden olmaksızın reddetmiş olmalıdır (BK m.90).
II. GENEL SONUÇLARI
Alacaklı temerrüdünün en önemli sonucu, tevdi veya sözleşmenin feshi yoluyla borçluya borçtan kurtulma imkanını vermesidir:
a) Borcun konusu bir şeyin teslimi ise, borçlu, tevdi ile borcundan kurtulabilir. Tevdi ile borçlunun borcundan kurtulması, ancak başkasına teslimi mümkün olan edimler (para,kıymetli evrak vs.) için söz konusu olabilir. Şeyin nereye tevdi edileceğini ifa yerindeki yargıç belirler. Borçlu ticari eşyayı, yargıca başvurmaksızın ifa yerindeki bir ardiyeye bırakabilir (m.91). Borcun konusu olan şey tevdie elverişli değilse veya bozulabilir nitelikteyse veya bakım ve saklanması büyük giderleri gerektiriyorsa, borçlu, alacaklıya ihtarda bulunduktan sonra, yargıçtan izin alarak malı açık arttırmayla sattırıp bedelini tevdi edebilir (m.92).
b) Buna karşılık borcun konusu bir şeyin teslimi değilse, borçlu –borçlunun temerrüdü kurallarına göre- sözleşmeyi feshedebilir (m.94).
BORÇLUNUN TEMERRÜDÜ
I. KAVRAM VE ŞARTLARI
İfası mümkün ve muaccel bir borcu ifa etmeyen borçlu, ifada gecikmiş durumdadır. Bu gecikme, bazı şartların varlığı halinde borçlunun temerrüdü olarak nitelendirilir. Borçlunun temerrüdünün şartları, borcun muaccel olması ve alacaklının ihtarıdır (BK m. 101/I). Şöyle ki:
A) Borcun muaccel olması
Borcun ifasında bir gecikmeden söz edilebilmesi için, borcun ifa zamanının, yani alacaklının alacağını borçludan isteyebilme (talep) gününün gelmiş olmasıdır. Ancak borçlu ifadan kaçınmak hususunda bir def’i (savunma) hakkına sahipse, bu hakkını ileri sürerek temerrüde düşmekten kurtulabilir.
B) Alacaklının ihtarı
BK, borçlunun temerrüde düşmüş sayılabilmesi için sadece borcun muaccel (istenebilir) olmasını yeterli bulmamakta, ayrıca alacaklının –kural olarak- borçluya borcunu ödemesini ihtar etmesini aramaktadır. İhtar, borcun muaccel olmasından sonra yapılacaktır. İhtar alacaklının borçluya borcunu ifa etmesi (yerine getirmesi) konusunda yönelttiği bir beyan olup, borçluya ulaştığı anda hüküm doğurur, yani borçluyu temerrüde düşürür. Tacirler arasındaki ihtarların noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla veya telgrafla yapılması gerekir.
Bazı durumlarda ihtara gerek olmaksızın borçlu temerrüde düşer. Bu durumlardan biri, borcun ifa edileceği günün tarafların anlaşmasıyla belirlenmiş olması halidir. Diğeri ise, sözleşmede taraflardan birine vadeyi (ifa gününü) belirleme hakkının tanınmış olmasıdır (BK m. 101/II).
Borçlu temerrüdünün şartları bunlardan ibarettir. Temerrüt halinin gerçekleşmesi bakımından borçlunun kusuru hiçbir rol oynamaz. Kusur ancak temerrüdün bazı sonuçları için önem taşır.
II. TEMERRÜDÜN GENEL SONUÇLARI
Borçlu temerrüdünün genel sonuçları, iki tanedir (BK m.102):
A) Gecikme tazminatı
Gecikme tazminatı, alacaklının borcun geç ifa edilmesinden dolayı uğradığı zararı karşılamak amacını taşır ve alacaklının, borcun gecikmeden ifa edilmesindeki menfaatini karşılamaya yöneliktir. Burada tazmin edilecek zarar, bir tür müsbet zarardır ve alacaklının malvarlığının temerrüde düşülmeden borcun yerine getirilmesi halinde göstereceği durum ile gecikmeyle ifa sonunda gösterdiği durum arasındaki farkı ifade eder (fiili zarar ve yoksun kalınan kâr).Ödenecek gecikme tazminatında dikkate alınacak tarih, alacağın muaccel olduğu değil, borçlunun mütemerrit (direngen) sayıldığı andır (bkz. Oğuzman, Borçlar Hukuku Dersleri, C. I, 4. B, İstanbul 1987, s. 311).Borçlu temerrüde düşmede kusurlu olmadığını ispatlamadıkça alacaklının gecikme yüzünden uğradığı zararı tazmin edecektir. Böylece borçlu karine olarak kusurlu sayılmakta, ancak aksini kanıtlayarak tazmin yükümlülüğünden kurtulabilmektedir (bkz. BK m.96). Burada, temerrüdün kusura bağlı bir sonucu söz konusudur.
B) Kaza halinde sorumluluk
Temerrüde düşen borçlu, bundan sonra kazara (kaza ile) meydana gelecek zararlardan sorumludur. Böylece borçlu, temerrüde düşerek borca aykırı davranmasının beklenmeyen sonuçlarından ve borcun ifasının kusuru olmaksızın imkansızlaşmasından sorumlu olmaktadır. Yani, temerrütten itibaren, hasar borçluya ait olmaktadır. Borçlu bu durumdan, kendisinin temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını veya temerrüde düşmesi (borca aykırı davranışı) ile meydana gelen zarar arasında nedensellik bağlantısı bulunmadığını kanıtlayarak kurtulabilir (BK m. 102/II)
III. PARA BORÇLARINDA TEMERRÜDÜN SONUÇLARI
Para borçlarında temerrütte gecikme tazminatını karşılamak ve tazminatın alt sınırını oluşturmak üzere temerrüt faizi (geçmiş günler faizi) ödenmesi öngörülmüştür (BK m. 103, m. 104).
15.12.1999 tarihli ve 4489 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (RG. 18.12.1999), 3095 sayılı Kanun’daki “temerrüt faizi” oranlarını değiştirmiştir. 3095 sayılı Kanun’un 4489 sayılı Kanun (bkz. m. 2
f.1) ile değişik 1 nci maddesine göre; adi ve ticari işlerde temerrüt faizinin oranı, -sözleşme ile tesbit edilmemişse- yıllık T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı üzerinden hesaplanır. Ancak bu oran, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur. Bu maddenin 2003 mali yılındaki uygulamasını düzenleyen ve 31.03.2003 tarihli ve 25065 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 29.03.2003 tarihli ve 4833 sayılı 2003 Mali Yılı Bütçe Kanununun 51 inci maddesinin (t) bendi de; “Madde 51: …. t) İlgili kanununda düzenleme yapılıncaya kadar, 4.12.1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanunun 1 inci maddesindeki kanuni faiz oranı, 1.4.2003 tarihinden itibaren aylık %2.5 olarak uygulanır. Ay kesirleri tama iblağ edilir. Taksitlendirilen veya herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranı uygulanır.” şeklindedir. Ancak T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için
uyguladığı faiz oranı,yukarıda açıklanan miktardan fazla ise arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur (4489 s. Kanun m. 2 f.2).
Temerrüt faizi oranının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdî faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdî faiz miktarından az olamaz (4489) s. Kanun m. 2 f. 3). 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’a 14.11.1990 tarih ve 3678 sayılı Yasa ile eklenen m. 4/a’ya göre, yabancı para borcunun ödenmesinde mütemerrit olan borçlu, sözleşmede daha yüksek akdi veya gecikme faizi kararlaştırılmadığı takdirde, geçmiş günler için, Devlet Bankalarının o yabancı para ile açılmış bir yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek faiz oranı üzerinden faiz ödemekle yükümlüdür (RG. 23.11.1990). Diğer borçlarda borçlu temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını kanıtlayarak (ispatlayarak) gecikme tazminatı ödemekten kurtulabilirken, aynı imkan para borçlarında temerrüt faizi için söz konusu değildir. Borçlu temerrüde düşmede kusuru bulunmasa bile, para borcu için temerrüt faizi ödemek zorundadır. Diğer taraftan, alacaklının bir zararı bulunduğunu kanıtlaması da gerekmez. Çünkü burada, kanunen varsayılan bir zarar için
ödenen götürü bir tazminat niteliği mevcuttur. BK m.105, ayrıca temerrüt faiziyle karşılanamayan zararın (munzam zarar) tazmini imkanını (olanağını) da kabul etmiştir. Munzam zararın tazmininde, BK m. 96 vd.ndaki esaslar uygulanacaktır.
Temerrüt faizinden farklı olarak artık alacaklı, zararının bu faizle karşılanmadığını ispatla yükümlüdür. Diğer taraftan borçlu da, temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını ispat ederek zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir
IV. KARŞILIKLI SÖZLEŞMELERDE TEMERRÜDÜN SONUÇLARI (EK İMKANLAR)
Daha önce de belirtildiği gibi, her iki tarafı da borç altına sokan sözleşmelere iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler denir. Bu sözleşmeler içinde, bir tarafın edimi karşılığında diğer tarafın da mutlaka bir karşı edim yüklendiği, yani bir edim değişiminin (mübadelesinin) söz konusu olduğu sözleşmelere, tam iki taraflı (karşılıklı) veya –Roma Hukukundan gelen bir tabirle- sinallagmatik sözleşmeler denir. Örnek: Satım sözleşmesi, hizmet sözleşmesi, eser (istisna) sözleşmesi.
İşte bu tür sözleşmelerde borçlunun temerrüdü halinde, BK m. 106, alacaklıya, - temerrüdün genel sonuçlarına göre- bazı ek (munzam) imkanlar tanımıştır. BK m. 106’ya göre, alacaklı, ifa ve gecikme tazminatı isteme dışında, borcun ifasından vazgeçip ifa etmeme sebebiyle tazminat istemek veya sözleşmeden dönmek (akdi feshetmek) imkanına sahiptir.Fakat alacaklı, bu ek imkanlardan yararlanabilmek için, -kural olarak- borçluya bir mehil vermek zorundadır. Böylece alacaklı, mehlin sonunda üç imkana sahip olacaktır:
a) İfa ve gecikme tazminatı,
b) İfa yerine tazminat (müsbet zararın tazmini),
c) Sözleşmenin feshi ve menfi zararın tazmini.
Alacaklının menfi zararı, feshedilen sözleşmeye güvendiği için uğradığı, bu sözleşme hiç yapılmamış olsa idi uğramayacağı zarardır. Bu zararın kapsamına, alacaklının feshedilen sözleşmenin yapılması (kurulması) için yaptığı masraflar; sözleşmeden doğan borçlar ifa edilecek diye yaptığı masraflar; sözleşmenin hüküm ifade ettiğine güvenerek başkası ile sözleşme yapma fırsatını kaçırması yüzünden uğradığı zarar girer. Örneğin (A), (B)’den 1 Mart tarihinde 10 milyar TL.ye bir mal satın almıştır. Mal üç ay sonra teslim edilecek ve semen mal teslim edilince ödenecektir. Aynı nitelikte mal 15 Martta (C) tarafından (A)’ya 11 milyar TL.ye teklif edilmiş, fakat (A), (B) ile arasındaki akdî bağı düşünerek bu teklifi reddetmiştir. Daha sonra sözleşmenin hükümsüzlüğü nedeniyle (A) bu malı (Ü)’den 12,5 milyar TL.ye almak zorunda kalırsa, onun sözleşmeye güveni (sözleşmenin hüküm ifade edeceğine güveni) yüzünden uğradığı zarar 12.500.000.000 – 11.000.000.000 = 1.500.000.000 TL.dir. (A)’nın güveni yüzünden uğradığı bu 1,5 milyar TL.lik zarar, menfi zarardır
Birinci imkan zaten mevcuttu. Böylece alacaklı, mehlin sonunda, iki yeni imkana daha kavuşmaktadır (b ve c). Yani mehlin, ifa ve gecikme tazminatı istemek bakımından bir rolü yoktur. Mehil (süre) verilmesinin etkisi, mehlin sonunda alacaklının ifa ve gecikme tazminatı istemekten vazgeçerek, borcun ifa edilmemesi sebebiyle tazminat isteme ve sözleşmenin feshi (sözleşmeden dönme) haklarını kullanabilmesinde görülür. Alacaklı bu seçimi, ancak derhal kullanacağı bir beyanla yapar.
BK m. 106’ya göre alacaklının ek imkanlardan yararlanabilmesi için gerekli olan mehil, -ihtar gibi- hukuki işlem benzeri bir fiildir. Mehil verilmesi, alacaklının borçluya borcunu ifa etmesi için bir süre tanımasıdır. BK m.107, istisnaen bazı hallerde mehil tayinine gerek olmadığını belirtmektedir. Bu haller, şöyle sıralanabilir:
- Borçlunun durumundan mehil vermenin etkisiz kalacağı anlaşılıyorsa,
- Borçlunun temerrüdü sonucu olarak borcun ifası alacaklı için faydasız kalmışsa,
- Sözleşmede borç için kesin vade kararlaştırılmışsa.
BK m. 187 ve 188’de, satıcının teslim borcunda temerrüdü özellikle ticari satımlar bakımından hükme bağlanmıştır. BK m.187, yalnız teslim için muayyen vadeli ticari satımlarda uygulanır. Teslim için muayyen vadeli olmayan ticari satımlarla alelâde
satımlarda satıcının temerrüdü, BK m.106 vd. hükümlerine tabidir.
Teslim için muayyen vadeli ticari satımda satıcı vadenin gelmesinde teslim borcunu yerine getirmezse, alıcının teslim talebinin vazgeçerek ifanın yerine getirilmemesi sebebiyle zarar ve ziyan isteyeceği, yani müsbet zararının tazminini isteyeceği kabul olunur (BK m.187/I). Böylece, teslim için muayyen vadeli ticari satımda vadenin dolmasında alıcının hiç sesini çıkarmaması, onun artık teslimden vazgeçip ifanın yapılmaması dolayısıyla tazminat isteyeceğine karine teşkil eder. Bu durumda, BK m.106’daki karine tersine çevrilmiş olmaktadır (Tandoğan, Borçlar Özel, C.I/1, s. 130-134).